Bir bayram gecesi bulutunun düşündükleri

Bir bulut gibi uykusuz dolaşmak odalar üstünde, birbirine yakıncacık evlerde sevdiklerin uyurken çocukluk odalarında, büyüdüğün şehirde bir bayram günü.

Halana gelmişken torunlar ve evlatları, sen sürpriz yapıp, uçağın kanadına gökkusağı bile takıp, getirmişken bir bayram gününün gecesi, bir gece vakti, bir bayram gecesi, hiç uyuyamamak tüm candan sevdiklerine tatlı uykular deyip sanki uykunu bölüştürmüşcesine bir gece bulutu olup, onları huzurla uyurken hayal edip, garip bir iç huzuruna ermek…

Anne ve babanın artık doğalgazla ısınan evinde, salonda evladın o minik poposunu sırtına yaslayıp, sana sokulmuş uyurken, tuhaftır genzinde hâlâ o kömür kokusunu duymak.

Bir zamanlar kızdığın bu kokuya tutunmak ve bir sürü mutlu cocukluk anılarına varmak… Anne ve baban evlatları için yepyeni hayatlar kurarken, salonlarında yıllar yıllar sonra bile yine aynı yerden akıtan kaloriferin şıpşıplarının sana söyledikleri bir bayram gecesi, o birkaç damla sudan yola çıkıp salon parkelerinin yenice döşendiği hafta kabarıp, şişecek yamuk yumuk olacak kadar evi su bastığını hatırlamak.

Hiç bu büyüdüğün şehirde, bu salonda değilken aklına gelmeyen bir ton detayın doluşması kollarına, iyisiyle hüzünlüsüyle acısıyla tatlısıyla tüm sana ve ailene, daha doğrusu bir zamanların bizine ait detayları kollarında sımsıkı tutabilme isteği basması ruhunu ve kömür kokusuna, kaloriferin şıpşıplarına, balkona dal vermiş dut ağacına sarılmak ve tüm aileni, tüm sevdiklerini sımsıkı tutup asla incinmelerine izin vermeme isteğinin gücü, hatta şiddeti… Yüzleşme zamanı olmalı, sana bu kadar mutlu bir hayat sunmuş anne ve babanla yüzleşme zamanı olmalı artık…

Birlikte yakalanan an’lar

Çocuklarımızla ya da sakınarak sevdiğimiz herkesle en kaliteli bir ya da bir kusur saat geçirmenin peşinde koşmak yerine, birlikte yakalanan an’lara odaklanmalı bence.

Pencereyi açıp, başları sarkıtıp, azıcık, bir anlığına aralanmış bulutların az ilerisinde beliren dolunayı mı gördünüz ya da bunu görmek için mi çabaladınız?

İşte budur coğu zaman peşinde koşmamız gereken şey…

Niye mi? Yıllar sonra hep an’lar değil midir en akılda kalanlar? 

Bir an.. 

Bir bakış..

Belki 3 kelime..

Bir nefes ve işte an deyince hangi an’lari anımsıyorsak…

Böyle böyle oluşmaz mı çocukluk anıları ve değil midir en hoşumuza giden ya da bizi eeennn düşündüren çocukluk an’lari :)))

Yaş kaç olursa olsun..

Kadir gecesi benim için ne demek?

“Kadir gecesi benim için ne demek” diye düşünüp yazıverdim bu aşağıdaki yazıyı.

Şimdi aklıma düşen bi ek duam daha var izninizle:

“Dilerim bizim yavrularımız güzel günler görsünler daima ve birbirleriyle omuz omuza büyüsünler tıpkı Ufuk, Hasibe, Devrim ve ben gibi..Köyde yer yatağında uyumuşlukları olsun, sabaha kadar kıkırdamışlıkları.Birbirlerine hep dürüst olsunlar, hep kardeş hep omuz omuza dursunlar herşeye karşın.”

Bu da söz ettiğim yazım, kadir gecesine dair:

Büyük teyzemin eşinin annesi -ki ona “Dünüranne” derdik- bize uzuuuun masallar anlatırdı bugün bile aklımdan çıkmaz sahneler bırakan…

Dünüranne yıkanır, paklanır, o ufacık tefecik bedenini pencere önündeki kendinden de ufacık sedirine sığdırır, perdesini aralar, beklerdi sabaha kadar. “Bu gece, mukaddes gece.. Nur incek bana” derdi. Hem ürperir hem merak ederdik, neydi bu nur, niye beklenirdi ve niye ille de pespembe olana kadar yıkanıp saçlar taranıp en temiz başörtüleri bu gece takıldıktan sonra pencere önünde nöbet tutularak beklenirdi, deli olurduk bu bilinmeze…

Uzun masallarını bizim ısrarlarımıza dayanamayıp üçledikten sonra odasının kapısını kapatır, bizi kışkışlardı, “Hadi bakalım ben nuru bekleceem” deyip. Çocuk aklı işte.. Kapısının altından filan görmeye çalışırdık içerde noluyoooduu???? :)) Biraz bekleyince odasının buzlu camlı kapısı önünde, cidden bi ışık süzülürdü içeriye, bi “amanııın” çekip, sabredemez içeri dalıp, bakardık; “Haaa, sokak lambasının perde aralanınca odasına giren ışığı ve -üstünde boydan boya ayna olan duvara gömülü- dolap kapağındaki yansımasıymııış meğeeer” der içimizden, aynı hızla çıkardık. Tam delirmelik yani :)… Sonra yine bi takım ışık oyunları yansırdı buzlu cama ve biz artık ürküp, girerdik yorganlar altına.

Çocukluk o zaman harbi zevkliydi; kardeş çocukları vokal grubu olarak yanyana yer yataklarında, nerdeyse sabaha kadar kıkırdayıp, bazen birbirini korkutup, hatta o kadar korkutup ki koridordan geçip, tuvalete erişmene yardım edecek birini bulmak için yalvarıp gibi detaylarla daha da coğaltabileceğim nice güzel, hatta belki de bugünlerime bakınca eşsiz, Hababam Sınıfı tadında anılar biriktirten çocukluklar modaydı o zamanlar ;))…

Neyse işte bu grup tipler hatta tipitipler olan bizler merakla kadir gecesinde nur bekleyen dünüranneyi gözler dururduk. Sabaha karşı odasına dalıp bi de ne mi görürdüüüük??? 🙂 Tabii ki uyuyakaldığını, hem de o iki kişilik ama hep eşinin tarafını boş bırakıp da kendisi mumya gibi; öyle hep pespembe yanaklı, akçapakça ve ufacik tefecik uzandığı, yumuşacık, yerden epeyce yüksek, duvara dayalı yatağının kapı tarafında, öylece; başörtüsü ve geceliği üzerine geçiriverdiği yeleğiyle, uyuyakalmışlığını görürdük.

Odasının penceresinden öyle cağlayarak giren bir günışığı olurdu ve Dünüranne o kadar mumya gibi ama bi o kadar da bayram şekeri gibi görünürdü ki, ben bi de dolap kapağındaki aynaya çarpıp iyice odasında çağlayan bu ışığın “nur” olduğuna çoktan inanmış bi şekilde ve hala biraz urperik, dalar giderdim odasının bembeyaz duvarlarına, aklımda hep aynı acabalarla yatağının karşısındaki nohut oda bakla sofa sedirine kurulup uyanmasını beklerken…

İşte bu demek benim icin kadir gecesi, bu ve içimden çağlayan beni cok mutlu ve huzurlu kılan nice çocukluk anılarımı da çağıran bir ışık demeti, gün ışığı, insanın ruhundaki güzellik ve çocuksuluğun, yüze pembelik olarak yansıması belki de bilmem işte. Bu işin içinde ille de bi güneş ışığı olmalı dedirten bi sürü veri ve acabalarla inanmaktan korkmayan, bunu sadece kendi içinde kendince yaşayan o çok özel, asil ruhlardan öğrenip bu inanca dair kavramlari, yaşar, giderdik işte çocukken…

Herşey bugünlere kıyasla binlerce okyanus kadar kolay ve yalın ve insancaydi yani… Hiçbir inanç şov haline dönüştürülmez, inanç dediğin şey kendince, safça ve insanca hayata geçirilebilir ve bi şekilde bi çocuk kalbine bile ilginç gelebilirdi.

Demem o ki tuhaf ancak hoş bir biçimde ilham veren ama asla empoze etmeye calışmayan biçimde yaşanır giderdi o zamanlarda inanç…

O zamanlar işte bi zamanlar ama kesinlikle insanca, özgür ve herkesin kendine özel bir biçimde, kardeşçe…

Çocuk kalbimdeki canım kadir gecesi, memleketime aydınlık getir evet ama en çok da gerçek adalet getir n’olur. Kimbilir yeterince çocuksam eger, dualarim belki bir gün kabul olur…

Amin.

Denizyıldızı

“Yarın sabah erkenden sahile gidelim, fırtına bir sürü denizyıldızı getirmiştir, onları toplarız” dedi karısının ona bir kez daha aşık olduğunu bilmeden.

Uzun zaman sonra öylesine özüne yakındı ki o an, kadın hep öyle kalmasını diledi. Ertesi gece dolunay vardı, ikisi başlarını birbirine yaslayıp bir an dolunaya daldılar ve kadın “Dilerim herşey böyle dolunay gibi tamamlanmış ve tam istediğin gibi olur bundan sonrasında” deyip yanağına bir çiçek öpücüğü kondurdu.

Adam, “Umarim, evet öyle olsun. Olsun artık” deyip girdi içeri dolaptan bir bira almaya yöneldi.

Kadın ve adam uzun upuzun zamanlar sonra ilk kez o kadar fırtınasız uyudu.

Ertesi sabah ruhları birer denizyıldızına dönüşmüştü…